Bölüm 1
ELİF’TEN ÖNCE
Sarıova Köyü · 1 Ocak–13 Eylül 1999

BÖLÜM 1 — ELİF’TEN ÖNCE
*Sarıova Köyü · 1 Ocak–13 Eylül 1999 *
Elif Sarıova doğmadan önce evde ona ait üç şey vardı: Aysel’in giderek ağırlaşan bedeni, Naciye’nin sandığında yıllardır bekleyen bir bebek battaniyesi ve Hasan’ın hesap defterinde henüz karşılığı bulunmayan bir gider.
Adı yoktu. Yüzünü kimse görmemişti. Yine de Sarıova evindeki bütün konuşmalar dönüp dolaşıp ona varıyordu.
1958’de yapılmış taş ve kerpiç ev, 1999 yılının ilk sabahına ayazla girdi. Soluk yeşil avlu kapısının demiri gece boyunca soğuktan çekmiş, kanatlarından biri yine taş zemine sürtmeye başlamıştı. Avlunun ortasındaki yaşlı dut ağacı çıplaktı. Dallarına tutunan don, gün ışığı vurdukça ağır ağır çözülüyor; damlalar, toprağa düşmeden önce bir an parlıyordu.
Aysel mutfaktaki masanın başında oturmuş, önündeki kumaş parçasına uzun süredir tek dikiş atmadan bakıyordu. Gebeliğin daha başında olmasına rağmen yorgunluğu sıradan değildi. Sabahları midesi bulanıyor, günün ortasında elleri boşalıyor, akşama doğru ayak bilekleri şişiyordu. Kalkmaya niyetlendiğinde önce masanın kenarına tutunuyor, bedeninin izin verip vermeyeceğini anlamak için birkaç saniye bekliyordu.
Naciye bunu görüyordu. Görmediği şeyleri de görmüş gibi konuşanlardan değildi; gördüğünü söylemek için doğru anı beklerdi. O sabah Aysel’in önündeki yarım kalmış dikişi kaldırdı, kumaşı katladı ve masanın öbür ucuna bıraktı.
“Bugün bunu bitirmeyeceksin,” dedi.
Aysel itiraz etmedi. İtiraz edecek gücü olmadığı için sustuğunu Naciye de biliyordu.
Hasan, sobanın yanındaki iskemlede hesap defterini açmıştı. Bir önceki yıl mazot, gübre ve tohum için alınan tarım borcunun ödemesi yaklaşıyordu. Beklenen ürün parası, hesaplandığı kadar gelmemişti. İki küçük tamir işinden alınacak ücret de henüz ortada yoktu. Defterin bir sayfasında tarla borcu, diğerinde doğum için gerekenler vardı: hastane yolu, bez, birkaç parça bebek giysisi, beşik, battaniye, Aysel’in kontrolleri.
Hasan aynı parayı iki ayrı yere yetiştirmeye çalışıyor, rakamları her topladığında başka bir ihtiyaçtan vazgeçiyordu.
O hafta, henüz bebeğin kız olup olmadığı bile bilinmezken isim meselesi açıldı. Aysel’in katlayıp dikiş kutusuna koyduğu küçük bir isim listesi vardı. Hasan, “Önce sağ salim gelsin,” diyerek konuşmayı erteliyordu. Naciye ise patates ayıklarken başını kaldırmadan tek bir isim söyledi:
“Kız olursa Elif.”
Aysel nedenini sordu.
Naciye omuz silkti. “Ağza ağır gelmiyor. Yazması da kolay.”
Sanki yalnızca pratik bir seçim yapmış gibi yeniden önündeki işe döndü. Fakat ertesi gün de, bir hafta sonra da başka bir isim söylemedi. Aysel’in listesindeki bütün adlar zamanla silikleşirken o tek kelime evin içinde kaldı: Elif.
Ocak ortasında tarla ödemesinin vadesiyle bebek ihtiyaçları aynı haftaya sıkıştı. Hasan, Aysel’e borcun yalnızca bir bölümünün geciktiğini söylemişti. Aysel, onun montunun cebinde katlanmış bir ödeme kâğıdı bulduğunda gerçeğin eksik anlatıldığını anladı. Geciken tek ödeme değildi; gecikme bedeli de eklenmişti. Daha önemlisi, Hasan tarımsal girdi borcunu alırken Sarıova evinin tapusunu güvence olarak göstermişti.
Aysel kâğıdı akşam yemeğinden sonra masaya koydu.
“Bana neden yarısını söylüyorsun?” diye sordu.
Hasan önce bunun bir yalan olmadığını, yalnızca kesinleşmeyen kısmı söylemediğini savundu. Sesi yükselmedi ama gözlerini kâğıttan ayırmadı. Aysel’in asıl öfkesi borcun büyüklüğüne değil, yaşayacağı evin kendisinden habersiz bir hesabın içine sokulmasına idi.
“Eksik söylediğinde borç küçülmüyor,” dedi. “Yalnız ben geç öğrenmiş oluyorum.”
O gece konu kapanmadı; sadece ertelendi. Sarıova evinde para konuşmaları çoğu zaman böyle biterdi. Kimse ikna olmaz, herkes ertesi sabah işine kalkardı.
Ayın sonuna doğru Aysel’in ayaklarındaki şişlik belirginleşti. Naciye, onu köydeki sağlık birimine götürdü. Sağlık görevlisi tansiyonunu ölçtü, şikâyetlerini kaydetti, dinlenmesini ve kontrolleri aksatmamasını söyledi. Korkulacak kesin bir sonuç yoktu; fakat belirtilerin izlenmesi gerekiyordu. Naciye dönüşte bu iki cümleyi birbirinden ayırdı. “Bir şey yokmuş,” demedi. “Şimdilik kötü bir bulgu yok. Takibi var,” dedi.
Hasan doğum masrafını yetiştirmek için aynı anda iki iş kabul etti. Gündüzleri komşu köydeki bir su motoruyla uğraşıyor, akşamları bir ahırın kırık kapısını ve çatısını onarıyordu. Eve çoğu gece mazot, pas ve soğuk demir kokusuyla dönüyordu. O daha çok çalıştıkça evdeki yük hafiflemedi; onun bıraktığı işleri Aysel ve Naciye bölüşmek zorunda kaldı. Aysel dikiş makinesinin başına geçiyor, yorulunca uzanıyor, kendini biraz iyi hissettiğinde yeniden kalkıyordu. Naciye yemek, kiler, hayvanlar ve temizlik arasında hiç şikâyet etmeden dolaşıyor; fakat Hasan eve geldiğinde önüne koyduğu tabağı eskisinden daha sert bırakıyordu.
Şubat ayında köye gelecek sağlık aracının günleri duvardaki takvimde işaretlendi. Doğum daha uzaktaydı ama yol şimdiden meseleydi. İlçedeki hastaneye hangi araçla gidileceği, sağlık aracı köyde değilse kimin kapısının çalınacağı, gece sancı başlarsa köy ebesine nasıl haber verileceği konuşuldu. Bir komşu minibüsünü verebileceğini söyledi. Bir başkası, hasat zamanı olursa aracın tarlada olabileceğini hatırlattı. Yardım vardı; fakat yardımın da saati, yakıtı ve başka işi vardı.
19 Şubat sabahı, hava henüz aydınlanmadan Aysel su içmek için uyandı. Oturma odasındaki duvar saatinin saniye kolu 05.47’de takılı kalmıştı. Saatin içinden ses gelmiyordu. Aysel cama bir kez dokundu, sonra elini çekti. Birkaç dakika sonra mekanizma hiçbir şey olmamış gibi yeniden çalışmaya başladı.
Hasan pili zayıflamıştır dedi. Pili çıkardı, yerine taktı; saat yine işledi. Naciye saatin arkasına o günün tarihini kurşun kalemle yazdı. Bunun nedenini soran olmadı. Evde açıklanamayan bir şey olduğunda en fazla yapılan buydu: olay büyütülmez, fakat izi de tümüyle silinmezdi.
Şubatın sonunda Hasan soluk yeşil avlu kapısının gevşeyen menteşesini onardı. Eski vidayı çıkarıp daha uzunu taktı, kapının taş zemine sürten altını kaldırdı. Kapı ilk kez tek elle kapanmaya başladı. Hasan yaptığı işe uzaktan bakıp memnun oldu. Naciye, “Yaza kalmadan yine gevşer,” dedi. Hasan cevap vermedi.
İlkbaharla birlikte evin içindeki başka bir tartışma büyüdü. Aysel, çocuğun köyde doğsa bile ileride şehirde büyümesini istiyordu. Hastaneye, okula ve işe ulaşmanın her seferinde birine muhtaç olmaktan korkuyordu. Hasan ise evi, tarlayı ve kökü bırakmanın yoksulluğu çözmeyeceğini düşünüyordu. Ona göre şehirde kiraya verilecek para, burada borca verilecek paradan daha hafif değildi.
“Ben bu çocuğun her istediğinde önce yol düşünmesini istemiyorum,” dedi Aysel.
“Ben de büyüdüğü evi yabancı bilmesini istemiyorum,” dedi Hasan.
İkisi de çocuk için konuşuyordu; fakat tartıştıkları şey kendi korkularıydı. Aysel köyde sıkışıp kalmaktan, Hasan köyden koparıldığında elinde hiçbir şey kalmamasından korkuyordu.
Aysel mart boyunca birkaç dikiş işini tamamlamaya çalıştı. Parasının bir kısmını doğum için ayırmıştı. Naciye, onun makine başında soluklaştığını gördüğü gün fişi çekti ve makas kutusunu kaldırdı. Aysel öfkelendi; çalışmadığında masrafa dönüşüyormuş gibi hissediyordu. Naciye onun karşısına oturdu.
“Dinlenmek de iş,” dedi. “Bunu senin yerine yapamam.”
Martın son günlerinde gecikmiş ödeme için yeni bir uyarı geldi. Evin hemen alınacağı yazmıyordu; fakat borç böyle sürerse tapuya konan güvencenin işleme sokulabileceği açıktı. Korku ilk kez soyut olmaktan çıktı. Hasan yaptığı iki işten aldığı parayla gecikmiş ödemenin bir bölümünü kapattı. Kalanı için vade uzatıldı. Yeni bir beşik alma düşüncesinden vazgeçildi. Aysel’in ayırdığı dikiş parası sağlık kontrolleri ve hastane yolu için tutuldu. Naciye, yıllardır el sürmediği sandığın anahtarını belindeki ipten çıkarıp mutfak rafına bıraktı.
Nisan başında köyde başka bir kadın doğum yaptı. Anneyle bebeğin iyi olduğu haberi geldiğinde Aysel önce gülümsedi, ardından ağladı. Sevinci, kendi sırasının yaklaştığını hatırlattığı için korkuya dönüşmüştü. O gece Hasan’la ilk kez birbirlerinden sakladıkları şeyi doğrudan söylediler. Aysel doğum sırasında bir şey olmasından korkuyordu. Hasan ise çocuğu eve getirdiklerinde o evi ellerinde tutamamaktan.
Konuşma onları rahatlatmadı; ama en azından aynı masada hangi korkularla oturduklarını öğrendiler.
16 Nisan’ı 17 Nisan’a bağlayan gece Naciye, avludan gelen iki kısa sürtünme sesiyle uyandı. Pencereye vardığında yeşil kapı aralıktı. Hasan’ın düzelttiği kanat, rüzgârla ağır ağır hareket ediyordu. Naciye avluya çıktı. Mandal yerde değildi, kırılmamıştı; yalnızca yuvasına tam oturmamış görünüyordu. Toprakta seçilebilen yeni bir ayak izi yoktu.
Ertesi gün eve uğrayan köy ebesi, gece rüzgâr çıktığını söyledi. Hasan da mandalı kontrol edip aynı sonuca vardı. Naciye bunun aksini iddia etmedi. Yalnız kapıyı kapattıktan sonra iki kez çekerek sınadı. O günden sonra yatmadan önce yaptığı işlere bir yenisi eklendi: yeşil kapının mandalını eliyle yoklamak.
Bir hafta sonra sandık açıldı. İçinden yıkanıp kaldırılmış bezler, birkaç küçük giysi ve kenarları elde çevrilmiş açık renk bir battaniye çıktı. Kumaşların bir kısmı sararmıştı; bazıları hâlâ kullanılabilirdi. Naciye hepsini tek tek ayırdı, kaynattı, duruladı ve dut ağacının altına gerilen ipe astı. Yeni eşya alamamanın utancı Aysel’in yüzünde belli oluyordu.
“Bebek yeninin içinde büyümez,” dedi Naciye. “Temizin içinde büyür.”
Ay sonunda aile büyükleri doğum masrafı için küçük bir dayanışma kurdu. Biri bir miktar para bıraktı, biri bez getirdi, biri hastane yolunda kullanılsın diye yakıt vermeyi teklif etti. Mayıs sonunda komşulardan kullanılmış bebek eşyaları geldi. Her getirilen şey işe yaramadı. Lastiği çürümüş parçalar, lekesi çıkmayan bezler ve güvenli olmayan eski bir beşik kenara ayrıldı. Aysel kullanılabilecekleri yıkadı, onarılamayacakları geri verdi. Yardımı kabul etti; fakat yoksulluğun teşhir edilmesine izin vermedi.
Hasan’ın beklediği iş parası mayıs ayında gecikince hastane masrafı yeniden açıkta kaldı. Tam o günlerde bebeğin hareketleri azaldı. Aysel bir öğleden sonra elini karnında uzun süre bekletti, sonra Naciye’ye seslendi. İlçedeki kontrolde endişe yaratacak bir bulguya rastlanmadı. Bebeğin durumu izlendi; Aysel’e hangi belirtilerde yeniden başvurması gerektiği anlatıldı. Eve dönerken ikisi de rahatlamıştı, fakat hiçbiri yaşanan korkuyu “boşuna” diye küçümsemedi.
Yaz başında sıcak, para sıkıntısını ve yorgunluğu daha görünür yaptı. Sulama işi, tarla, tamirler ve ev hazırlığı aynı günlere yığıldı. Hasan bazen korkusunu öfke gibi taşıyordu. Bir akşam Aysel dikiş makinesini kaldırmasını istediğinde, yapılacak her şeyi tek başına sırtlandığını söyledi ve sesini yükseltti. Naciye aralarına girdi.
“Korkuyorsan korkuyorum de,” dedi oğluna. “Bağırınca para gelmiyor.”
Hasan o gece dışarı çıktı, dut ağacının altında uzun süre oturdu. İçeri döndüğünde özür dilemesi kolay olmadı. Yine de ertesi sabah makineyi üst kata kendisi taşıdı. Sarıova evinde bazı özürler sözle değil, yerinden kaldırılan ağır bir eşya ile edilirdi.
Haziran ortasında Aysel bir rüya gördü. Dut ağacı yapraklıydı. Ağacın altında sırtı ona dönük, sarı saçlı küçük bir çocuk duruyordu. Çocuk oyun oynamıyor, toprağın altından gelen bir sesi dinliyormuş gibi başını yana eğiyordu. Aysel ona seslenmek istedi; ağzını açtığı hâlde sesi çıkmadı. Çocuk yeşil kapıya doğru yürüdü, fakat kapıya varmadan Aysel uyandı.
Rüyayı yalnızca Naciye’ye anlattı.
“Yüzünü gördün mü?” diye sordu Naciye.
“Hayır.”
“O zaman yüz uydurma,” dedi. “Rüyadır. Olduğu kadar kalsın.”
Naciye konuyu kapattı. Fakat o gün çamaşır toplarken dut ağacının altına iki kez baktı.
Haziran sonunda, beşiğin kurulması düşünülen küçük odanın köşesinde rutubet fark edildi. Sıva kabarmış, duvarın altı koyulaşmıştı. Yeni bir masraf çıkmıştı. Hasan dış yüzeydeki çatlağı bulup kapattı, içerideki gevşek sıvayı kazıdı. Oda günlerce havalandırıldı. Beşiğin ilk aylarda Aysel ile Hasan’ın odasında durmasına karar verildi. Böylece hem rutubet riski azaltılacak hem Aysel gece bebeğe daha kolay ulaşacaktı.
Temmuzda ocak ayının sorunları geri döndü; yalnız bu kez doğuma daha az zaman kalmıştı. Tarla ödemesi yeniden bebek ihtiyaçlarıyla çakıştı. Aysel’in ödemi arttı ve sağlık biriminde yeniden değerlendirildi. Hasan bir su pompası tamiriyle başka bir köydeki çatı işini aynı haftaya aldı. Sağlık aracının geliş günleri yeniden işaretlendi; doğum başladığında ilçeye götürecek yedek araç kesinleştirildi.
Ay sonunda Aysel, Hasan’ın bir kez daha eksik bilgi verdiğini anladı. Hasan, iki işin ücretini sanki alınmış gibi hesaba yazmıştı. Oysa işlerden birinin parası hâlâ ödenmemiş, gecikmiş borcun ek masrafı da deftere geçirilmemişti. Bu kez tartışmaya Naciye de oturdu. Önlerine tek bir hesap defteri koydular. Alınan para, beklenen para ve borç ayrı sütunlara yazıldı. Hasan’ın henüz eline geçmemiş parayı gelir saymayacağına, Aysel’in de sağlık masrafını kısmak için belirtisini saklamayacağına karar verildi.
Bu karar borcu bitirmedi. Fakat evde ilk kez rakamların hepsi aynı sayfada durdu.
9 Ağustos sabahı Hasan, oturma odasında o defteri toplarken duvar saati yeniden durdu. Akrep ve yelkovan 05.47’yi gösteriyordu. Bu kez Aysel değil, Hasan gördü. Saati duvardan indirdi, pili çıkardı, uçlarını sildi ve yeniden yerleştirdi. Saat dört dakika sonra çalışmaya başladı. Hasan pilin takıldığı tarihi saatin arkasına yazdı. Naciye, şubat ayında attığı kurşun kalem çizgisinin hâlâ orada olduğunu gördü. Üçü de bunun mekanik bir arıza olabileceğini biliyordu. Hiçbiri aynı saati neden iki kez gösterdiğini açıklayamadı.
Hasan ağustos ortasında yeşil kapının menteşesini yeniden onarmak zorunda kaldı. Naciye’nin kışın söylediği çıkmıştı. Bu kez yalnız vida değiştirmedi; eski demire küçük bir destek levhası ekledi. Kapıyı defalarca açıp kapadı. Kanat artık sürtmüyordu, mandal yerine tam oturuyordu.
Ayın sonuna doğru Aysel ile Hasan şehir ve köy meselesini yeniden tartıştı. Doğum yaklaşmış, ikisinin de sabrı azalmıştı. Yine kesin bir karara varamadılar. Sonunda yalnızca şunda anlaştılar: Çocuk doğmadan onun bütün hayatına karar vermeyeceklerdi. Önce güvenli bir doğum, sonra borcun düzenlenmesi, ardından nerede yaşayacaklarına dair gerçek bir hesap yapılacaktı.
Aysel, ağustosun son günlerinde son dikişlerini teslim etti. Makinenin ipini kesti, masurayı çıkardı ve makinenin üzerine örtüsünü örttü. Yapılacak daha çok iş vardı; fakat artık her işin ondan geçmesi gerekmiyordu. Eylülün ilk haftasında Naciye evin yükünü bütünüyle üzerine aldı. Kışlık hazırlığı sürdürdü, mutfağı çevirdi, Aysel’in merdiven çıkmasına izin vermedi. Köy ebesi Aysel’i gördü; belirtileri değerlendirdi ve doğum yaklaştıkça beklememeleri gereken durumları bir kez daha anlattı.
10 Eylül’den sonra hastane çantası kapının yanından kaldırılmadı. İçinde kimlikler, temiz bezler, küçük giysiler ve Naciye’nin sandıktan çıkardığı battaniye vardı. Hasan, ilçeye giden yol için yakıt ayırdı. Aysel geceleri sık sık uyanıyor, karnındaki her sertleşmenin başlangıç olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Naciye uyuyor görünse de onun her hareketini duyuyordu.
13 Eylül akşamı hasat sonunun tozu köyün üzerine çökmüştü. Hasan, parasını alamadığı son tamir işini bitirmek ve doğumdan önce hesabı kapatmak için evden çıktı. Naciye yeşil kapının mandalını kontrol etti. Sonra bir kez daha çekti. Kapı açılmadı.
Gece yarısına doğru Aysel, belinden başlayıp karnına yayılan ağrıyla uyandı. Elini yatağın kenarına koydu ve geçti mi diye bekledi. Ağrı hafifledi. Bir süre sonra yeniden geldi.
Yan odada Naciye’nin yatağı gıcırdadı.
Oturma odasındaki duvar saati işliyordu. Yeşil kapı kapalıydı. Hasan henüz dönmemişti.
Elif Sarıova daha dünyaya gelmemişti. Fakat o evde, henüz dokunmadan yerini değiştirmediği hiçbir hayat kalmamıştı.
*Bölüm 1 sonu.*